Yazar Bekir Atacan araştırma yazısı sonrasında yaptığı açıklamada şunları söyledi: ‘’Binyamin Netanyahu iktidardan ayrılabilir. Hükümet değişebilir. Itamar Ben-Gvir ve Bezalel Smotrich hükümet sahnesinden çekilebilir.
Ve iktidara, söyleminde daha ılımlı, Washington ve Avrupa’ya daha açık, Arap dünyasıyla ilişkileri yeniden onarmaya daha istekli bir İsrail siyasi kadrosu gelebilir.
Ancak İsrail seçimlerinin cevap veremeyeceği bir soru var:
Netanyahu değiştiğinde İsrail gerçekten değişir mi?
Yoksa Netanyahu, meselenin önemli bir boyutunda, onun ortaya çıkışından çok önce var olan ve uzun yıllar boyunca kendisine Netanyahu’yu en uç noktasına kadar taşıyabilecek siyasal, güvenlikçi ve toplumsal güç biriktiren bir modelin en sert ifadesinden mi ibaretti?
Asıl SORUN burada başlıyor.
Çünkü İsrail’deki krizi yalnızca Netanyahu’ya indirgemek siyasi açıdan rahatlatıcı olabilir; ancak tarihsel soruya cevap vermez.
Eğer sorun Netanyahu ise, onun gitmesi çözümün başlangıcı olabilir.
Fakat Netanyahu daha derin bir sorunun sonucuysa, onun gitmesi yalnızca vitrini değiştirebilir; Netanyahu’yu üreten yapı ise yerinde kalabilir.
Bu nedenle “Netanyahu sonrası İsrail” hakkında konuşmadan önce sorulması gereken soru şudur:
İsrail’in ihtiyacı yalnızca hükümet değişikliği mi, yoksa güç, işgal, güvenlik, Filistinliler ve dünya ile ilişkisini belirleyen modelini yeniden gözden geçirmek mi?
Netanyahu İsrail’e başka bir gezegenden gelmedi
İsrail tarihini Netanyahu’ya indirgemek siyasi açıdan hatalıdır.
Ancak bunun tersine, Netanyahu’nun ve hükümetlerinin uyguladığı politikalardaki sorumluluğunu görmezden gelmek de aynı ölçüde hatalıdır.
Mesele bundan daha karmaşıktır.
Netanyahu işgali başlatmadı.
Yerleşimleri icat etmedi.
İlhak fikrini ortaya çıkarmadı.
Askerî üstünlüğü İsrail güvenliğinin merkezine yerleştiren doktrini de sıfırdan oluşturmadı.
Ancak uzun yıllar boyunca iktidarda kalarak bu eğilimleri yeni seviyelere taşıdı ve bunları, çatışmayı çözmek yerine yönetmeyi temel alan siyasi bir anlayış içerisinde birbirine bağladı.
Buradaki paradoks şudur:
Netanyahu modelin bütün unsurlarını yaratmadı; ancak modelin unsurlarını görünür hale getirdi ve onları en uç noktasına kadar taşıdı.
Bu nedenle Netanyahu’nun iktidardan uzaklaştırılması önemli bir siyasi değişim olabilir; fakat bunun kendiliğinden stratejik bir değişim yaratacağının garantisi yoktur.
Netanyahu gidebilir, işgal kalabilir.
Ben-Gvir gidebilir, yerleşim politikası kalabilir.
Söylem değişebilir, fiilî ilhak devam edebilir.
Hükümet değişebilir, güvenlik anlayışı askerî kontrol üzerine kurulmaya devam edebilir.
O zaman değişen şey, sistemin siyasi dili olur; temel mantığı değil.
Çatışmayı yönetmekten çatışmayı üretmeye
İsrail, onlarca yıl boyunca Filistin meselesini çözülmesi gereken bir sorun olmaktan ziyade yönetilebilecek bir sorun olarak ele alabildi.
Müzakereler oldu.
Anlaşmalar yapıldı.
Girişimler ortaya çıktı.
Askerî operasyonlar gerçekleştirildi.
Sükûnet dönemleri yaşandı.
Fakat temel soru ertelendi:
Ertelemenin kendisi bir politikaya dönüştüğünde ne olur?
O noktadan sonra zaman artık tarafsız değildir.
Yerleşimler genişler.
Coğrafya değişir.
Sahadaki gerçeklik daha karmaşık hale gelir.
Yeni Filistinli nesiller farklı bir gerçekliğin içinde büyür.
Ve eski müzakere noktasına dönmek giderek zorlaşır.
Böylece “çatışmayı yönetmek”, giderek gerçekliğin kendisini değiştirme sürecini yönetmeye dönüşür.
Bu noktada Netanyahu önemlidir; ancak sorunun kaynağı olduğu için değil, sorunun en açık ifadelerinden biri olduğu için.
Gazze, gücün siyaseti sonsuza kadar erteleyebileceği yanılsamasını kırdı
Gazze bu meseleyi daha da sertleştirdi.
7 Ekim 2023’ten bu yana yaşananlar, askerî üstünlüğün çatışmanın sonsuza kadar patlamasını engelleyebileceği varsayımının sınırlarını ortaya koydu.
Ardından savaş, meselenin diğer yüzünü de gösterdi:
Askerî üstünlük büyük bir yıkım yaratabilir; ancak tek başına siyasi bir çözüm üretemez.
Eylül 2025’te Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi bünyesindeki Bağımsız Uluslararası Soruşturma Komisyonu, İsrail makamları ve güçlerinin 1948 Soykırım Sözleşmesi’nde yer alan soykırım fiillerinden dördünü gerçekleştirdiği sonucuna vardı ve kendi hukuki değerlendirmesine göre gerekli soykırım kastının bulunduğunu belirtti.
Ancak bu değerlendirme ile Uluslararası Adalet Divanı’ndaki Güney Afrika-İsrail davasında verilecek nihai yargı kararı arasında ayrım yapmak gerekir. Dava Eylül 2026 itibarıyla hâlâ Divan önünde görülmekte ve yargısal süreç devam etmektedir.
Bu hukuki ayrım, meselenin ağırlığını azaltmaz; tam tersine onu daha önemli hale getirir.
Çünkü artık soru yalnızca:
“Netanyahu ne yaptı?”
değildir.
Asıl soru şudur:
Savaş bu seviyeye ulaştığında devlet kurumları nasıl çalışıyor?
Kararı kim alıyor?
Hedefler nasıl belirleniyor?
Gücün kullanımının sınırları neler?
Denetim mekanizmaları nasıl işliyor?
Ordunun rolü nedir?
Hükümetin rolü nedir?
Ve savaş, askerî bir operasyondan uzun vadeli bir siyasi projeye dönüştüğünde ne olur?
İşte burada mesele, “bir hükümetin sorumluluğu” olmaktan çıkar ve devletin yapısı, kurumları ve güvenlik kültürü sorusuna dönüşür.
Batı Şeria, hikâyenin Gazze’den daha eski olduğunu söylüyor
Gazze gücün sınırlarını ortaya çıkardıysa, Batı Şeria modelin köklerini gösteriyor.
Yerleşimcilik, fiilî ilhak, coğrafyanın değiştirilmesi, zorla yerinden etme ve yerleşimci şiddeti gibi olguların tamamı Netanyahu’nun şahsıyla açıklanamaz.
Uluslararası Adalet Divanı’nın Temmuz 2024 tarihli danışma görüşünde, İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarındaki politika ve uygulamalarının Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını kullanmasını engellediği, yerleşim ve ilhak politikalarının sahada kalıcı etkiler oluşturduğu ve İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarındaki devam eden varlığının Divan’ın belirlediği hukuki çerçevede hukuka aykırı olduğu sonucuna varıldı.
Divan ayrıca bu politikaların toprak, kaynaklar ve Filistinlilerin ekonomik, sosyal ve kültürel gelişimi üzerindeki etkilerini de ele aldı.
Burada son derece önemli bir stratejik nokta ortaya çıkıyor:
İşgal yalnızca askerî bir durum değildir; aynı zamanda toprağın, kaynakların, fırsatların ve zamanın yeniden dağıtıldığı bir sistemdir.
Yerleşimcilik yalnızca haritayı değiştirmez.
Ekonomiyi değiştirir.
Yol ağlarını değiştirir.
Kaynaklara erişimi değiştirir.
Filistinlilerin bütünleşmiş bir ekonomi kurma kapasitesini değiştirir.
Ve nihayetinde yaşayabilir bir siyasi yapının kurulabilme ihtimalini değiştirir.
Dolayısıyla çatışma yalnızca “toprağın kime ait olduğu” üzerine değildir.
Aynı zamanda toprak üzerinde geleceği kimin üretme kapasitesine sahip olduğu üzerinedir.
Sorun sağcı bir hükümetten daha derin
İsrail sağı, kendi projesini ifade etme konusunda daha açık olabilir.
Ancak daha önemli soru şudur:
Merkez veya sol iktidara geldiğinde sorunun özü bütünüyle değişiyor mu?
Burada basitleştirmeden kaçınmak gerekir.
İsrail siyasi tarihi “aşırı sağa karşı barışçı sol” ikiliğinden çok daha karmaşıktır.
Farklı İsrail hükümetleri iktidara geldi.
Anlaşmalar imzalandı.
Müzakereler başlatıldı.
Bazı koşullarda İsrail belirli bölgelerden çekildi.
Ancak Filistin meselesi nihai bir çözüme ulaşmadı.
Bu durum, sorunun yalnızca sağın varlığından kaynaklanmadığını gösteriyor.
Asıl sorun, siyasi merkezin de devlet, toprak ve Filistin halkı arasındaki ilişkiye dair temel soruyu kesin biçimde çözememiş olmasıdır.
Dolayısıyla Netanyahu hikâyenin bir parçasıdır; hikâyenin tamamı değildir.
Siyonizm, devlet ve cevaplanmamış soru
Tartışmanın belki de en hassas noktası burasıdır.
“İsrail-Yahudi Halkının Ulus Devleti” Temel Yasası, İsrail’i Yahudi halkının ulus devleti olarak tanımlıyor ve devlet içindeki ulusal kaderini tayin hakkının kullanımını “Yahudi halkına özgü” olarak belirliyor. Aynı yasa, Yahudi yerleşiminin geliştirilmesini devletin teşvik edip güçlendirmesi gereken ulusal bir değer olarak tanımlıyor.
Bu durum Netanyahu’yu aşan felsefi ve siyasi bir soru ortaya çıkarıyor:
Bir devlet iki halkın yaşadığı bir gerçekliği yönetirken, ulusal kaderini tayin hakkı anayasal düzeyde yalnızca bir halka özgü olduğunda bu durum nasıl sürdürülebilir?
Burada mesele Yahudilerin kendi kaderini tayin hakkını reddetmek değildir.
Tam tersine, karşı soru şudur:
Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkı, İsrail’in siyasi ve coğrafi sistemin temel koşullarının önemli bir bölümünü kontrol ettiği bir ortamda nasıl gerçekleştirilebilir?
Hükümetler değişse de bu soru yeniden karşımıza çıkacaktır.
Çünkü başbakanın değişmesi, milliyetçilik, egemenlik ve toprak arasındaki ilişkiyi çözmez.
Devletin Yahudi kimliği ile Filistinlilerin hakları arasındaki ilişkiyi çözmez.
Sınırlar sorununu çözmez.
Yerleşimler sorununu çözmez.
Kudüs sorununu çözmez.
Mülteciler sorununu çözmez.
Filistin devleti sorununu çözmez.
Bu nedenle kriz Netanyahu’dan daha derindir.
Güvenlik: İsrail’i koruyan güç mü, yoksa çözümü engelleyen güç mü?
İsrail modelini anlamanın belki de en önemli anahtarlarından biri burada yatıyor.
İsrail coğrafi olarak küçük, tarihsel olarak son derece karmaşık bir güvenlik çevresiyle kuşatılmış bir devlettir. Bu nedenle güvenlik kaygısı yalnızca siyasi bir söylem değildir.
Devletin ve toplumun tarihsel deneyiminin bir parçasıdır.
Ancak sorun, güvenliğin devleti koruyan bir araç olmaktan çıkıp her şeyi açıklayan bir sisteme dönüşmesiyle başlar.
O zaman siyasi hak talep eden Filistinli bir güvenlik meselesine dönüşür.
Geri çekilme bir güvenlik riski olur.
Uzlaşma bir güvenlik tavizi olarak görülür.
Siyasi sınırlar bir tehdit haline gelir.
Filistinlilerin haklarının tanınması potansiyel bir tehlike olarak değerlendirilir.
Böylece kapalı bir döngü ortaya çıkar:
Korku gücü doğurur.
Güç direnişi doğurur.
Direniş daha fazla korku üretir.
Korku daha fazla gücü meşrulaştırır.
Böylece güvenlik, paradoksal biçimde, güvensizliği yeniden üreten mekanizmanın bir parçasına dönüşür.
İşte İsrail’i gerçekten değiştirebilecek soru burada ortaya çıkıyor:
İsrail “kontrol yoluyla güvenlik” doktrininden, “uzlaşma, caydırıcılık ve bölgesel düzenlemeler yoluyla güvenlik” anlayışına geçebilir mi?
Bu yalnızca ahlaki bir mesele değildir.
Stratejik bir meseledir.
Askerî güç geleceği işgal edemez
İsrail’in askerî üstünlüğü göz ardı edilemeyecek bir stratejik gerçektir.
Ancak askerî gücün sınırları vardır.
Askerî bir yapıyı yok edebilir.
Bir bölgeyi işgal edebilir.
Bedel ödettirebilir.
Bir devleti veya silahlı grubu caydırabilir.
Fakat tek başına siyasi meşruiyet üretemez.
İşgale bir son veremez.
Kalıcı tarihsel kabul yaratamaz.
Ve yeni kuşakların aynı soruyu yeniden sormasını engelleyemez.
Burada Gazze’den çıkarılabilecek en önemli derslerden biri belki de şudur:
Güç bir savaşı kazanabilir; fakat savaş sonrasında istikrarlı bir siyasi düzen üretmeyebilir.
Dolayısıyla sorun İsrail’in askerî gücünün varlığı değildir.
Sorun, askerî gücün tek başına siyasi ve tarihsel bir problemi çözebileceğine inanılmasıdır.
Ekonomi: Savaş stratejik bir maliyete dönüştüğünde
Sonra ekonomi geliyor.
İsrail gelişmiş bir teknoloji devleti, yatırım ve inovasyon merkezi ve bölgesel ve küresel ticaret, enerji ve teknoloji ağlarının bir parçası olarak kalmak istiyor.
Fakat uzun savaşların bedeli vardır.
Artan askerî harcama demektir.
Sürekli yedek asker seferberliği demektir.
İşgücü piyasası üzerinde baskı demektir.
Yatırımları etkilemek demektir.
Risk seviyesini yükseltmek demektir.
Ticari ve yatırım ilişkilerini daha karmaşık bir jeopolitik çerçeveye sokmak demektir.
Bu nedenle bazı aşamalarda ekonomik soru, ahlaki sorudan daha etkili hale gelebilir:
Çatışmayı sürdürmenin maliyeti ne zaman bir uzlaşmanın maliyetinden daha yüksek hale gelir?
İşte ancak o noktada devlet içinde yeni hesaplamalar ortaya çıkmaya başlar.
Toplum bir anda savaşın kötü olduğunu keşfettiği için değil.
Ulusal çıkarın tanımı değişmeye başladığı için.
Batı: Aynı zamanda ayna olabilen müttefik
İsrail uluslararası bir boşlukta ortaya çıkmadı.
ABD-İsrail ittifakı da geçici veya önemsiz bir ilişki değil.
Ancak ittifaklar duygusal ilişkiler değildir.
Bunlar çıkar ilişkileridir.
Dolayısıyla stratejik soru:
“Batı İsrail’i terk edecek mi?”
değildir.
Bu, mevcut gerçeklikten farklı bir senaryodur.
Asıl soru şudur:
İsrail stratejik olarak Batı’nın müttefiki olmaya devam ederken, bazı politikaları Batılı çıkarlar açısından giderek daha büyük bir yük haline gelebilir mi?
Çatışma bölgesel istikrarı tehdit ederse, ekonomik ve güvenlik düzenlemelerini engellerse veya giderek büyüyen hukuki ve siyasi anlaşmazlıklar yaratırsa, bazı müttefikler İsrail’den ne istediklerini yeniden tanımlamaya başlayabilir.
Bu mutlaka İsrail’den vazgeçmek anlamına gelmez.
Aksine, bazı politikalarını değiştirmesi için baskı yapmak anlamına gelebilir.
Burada soru değişiyor:
İsrail Batı’dan ne istiyor değil, Batı İsrail’den ne istiyor?
Dünyanın kendisi değişiyor
Başka bir faktör de bu soruyu daha acil hale getiriyor.
İsrail’in doğduğu dünya artık aynı dünya değil.
Uluslararası sistem daha çok kutuplu hale geliyor.
Çin nüfuzunu genişletiyor.
Rusya kendi konumunu korumaya çalışıyor.
Bölgesel güçler hesaplarını daha bağımsız biçimde yapıyor.
Arap ülkeleri de uluslararası sistemle ilişkilerini geçmişte olduğundan farklı biçimde kuruyor.
Ortadoğu’nun kendisi de yeni güvenlik ve ekonomik düzenlemeler arıyor.
Bu, dünyanın İsrail’e bir çözüm dayatacağı anlamına gelmiyor.
Ancak İsrail’in çatışmayı eski çevre içerisinde yönetebilme kapasitesinin, çevrenin kendisi değiştikçe daha az güvenilir hale gelebileceği anlamına geliyor.
Burada dış değişim önem kazanıyor.
Çünkü İsrail’i doğrudan zorlayacağı için değil;
değişmemenin maliyetini değiştirebileceği için.
Normalleşme baskı denklemine dönüşebilir
İsrail bölgeyle bütünleşmek istiyor.
Bu bütünleşmenin ekonomik, güvenlik ve stratejik faydaları son derece büyük.
Ancak bölgesel bütünleşme aynı zamanda karşılıklı bağımlılık yaratır.
İsrail bölgesel ekonomi, enerji, teknoloji, ticaret ve güvenlik ağlarına daha fazla entegre oldukça, Filistinlilere yönelik politikası da bu ağları kurmak isteyen ülkelerin hesaplarının bir parçası haline gelir.
Böylece normalleşme, yalnızca İsrail açısından bir kazanım olmaktan çıkıp bölgesel bir müzakere aracına dönüşebilir.
Başka bir ifadeyle soru yalnızca:
“Arap ülkeleri İsrail’le normalleşecek mi?”
olmamalıdır.
Asıl soru:
Arap ve bölgesel aktörler uzun vadeli normalleşme ile kapsamlı ekonomik ve güvenlik entegrasyonu karşılığında ne talep edecek?
Bu, denklemi değiştirir.
Gerçek değişim yalnızca dışarıdan gelmeyecek
Ancak bunun tersine bir yanılsamaya da düşmemek gerekir.
Uluslararası baskı tek başına İsrail’i değiştiremez.
Ekonomi tek başına değiştiremez.
Seçimler tek başına değiştiremez.
Savaş tek başına değiştiremez.
Gerçek değişim, dış baskılarla birlikte ulusal çıkar tanımında içeride meydana gelecek bir dönüşüm gerçekleştiğinde ortaya çıkar.
İsrailliler kendilerine farklı bir soru sormaya başladığında:
“Filistinlileri nasıl yeneriz?”
değil;
“Güvenliğimizin sürekli savaşa ihtiyaç duymadığı bir geleceği nasıl inşa ederiz?”
İşte bu düşünsel dönüşüm en zor olanıdır.
Çünkü güvenlikten vazgeçmek anlamına gelmez.
Güvenliği yeniden tanımlamak anlamına gelir.
Model Netanyahu’dan başka bir şey üretebilir mi?
İşte meselenin kalbine burada ulaşıyoruz.
Eğer Netanyahu sadece bir istisnaysa, İsrail ondan kurtulup daha ılımlı eski bir modele geri dönebilir.
Fakat Netanyahu uzun bir siyasi, toplumsal ve güvenlikçi sürecin sonucuysa, onun gitmesi yeterli olmayacaktır.
O zaman soru şudur:
İsrail modeli, kendisini değiştirmeden farklı bir liderlik üretebilir mi?
Belki üretebilir.
Ancak yeni liderlik aynı sınırlamalarla karşılaşacaktır:
İşgal.
Yerleşimler.
Güvenlik.
Sınırlar.
Kudüs.
Yerleşimciler.
Ordu.
Kamuoyu.
ABD ile ilişkiler.
Arap dünyasıyla ilişkiler.
Ekonomi.
Ve hâlâ cevaplanmamış Filistin sorusu.
Bu nedenle insanları değiştirmek, yapıyı değiştirmekten çok daha kolaydır.
En büyük tehlike: Netanyahu’nun değişmesi ama İsrail’in değişmemesi
Tehlike Netanyahu’nun sonsuza kadar iktidarda kalması değildir.
Asıl tehlike Netanyahu’nun gitmesi, İsrail’in uluslararası ilişkilerini yeniden toparlaması, daha sakin bir diplomatik söyleme dönmesi, Arap dünyasıyla kanalları yeniden açması, Batı’nın desteğini tekrar kazanması ve buna rağmen sahada aynı politikaları daha sakin bir biçimde sürdürmesidir.
O zaman söylem değişmiş olurken gerçeklik değişmemiş olacaktır.
Ve yaşanan trajedi yalnızca “geride kalmış bir dönem” olarak görülmeye başlanabilir.
Yıkım bir başlangıç noktası haline gelir.
Yerinden etme kalıcı bir gerçeklik olur.
Yerleşimler tartışılmaz bir olguya dönüşür.
Fiilî ilhak haritanın parçası haline gelir.
Hukuki ve siyasi sorumluluk ise ertelenmiş bir meseleye dönüşür.
Bu, Netanyahu’nun kendisinden bile daha tehlikelidir.
Çünkü Netanyahu gidebilir.
Fakat sistemin ürettiği gerçeklikler onlarca yıl kalabilir.
Peki “İsrail’in değişmesi” ne anlama geliyor?
Gerçek değişim İsrail’in daha az güçlü hale gelmesi anlamına gelmez.
Güvenliğinden vazgeçmesi anlamına da gelmez.
Karşı karşıya olduğu tehditleri görmezden gelmesi anlamına hiç gelmez.
Değişim, güç, güvenlik ve çıkar kavramlarını yeniden tanımlamak anlamına gelir.
Askerî üstünlüğün siyasi meşruiyetin yerine geçemeyeceğini anlamak.
Caydırıcılığın uzlaşmanın yerine geçemeyeceğini anlamak.
İşgalin kalıcı bir strateji olamayacağını kabul etmek.
Yerleşimciliğin aynı anda hem genişleme aracı hem de siyasi çözümün temeli olamayacağını görmek.
İsrail güvenliğinin, Filistin halkının güvenliği, özgürlüğü ve siyasi haklarından sonsuza kadar ayrı tutulamayacağını kabul etmek.
Ve İsrail’in Ortadoğu’ya entegrasyonunun, İsrail-Filistin çatışması siyasi bir ufuk olmadan açık kaldığı sürece kalıcı ve istikrarlı olmayacağını görmek.
Son soru: Netanyahu’dan sonra kim gelecek?
Sonuçta başbakan değişebilir.
Hükümet değişebilir.
Söylem değişebilir.
Koalisyon değişebilir.
Ancak tarih yalnızca koalisyonların değişmesiyle değişmez.
Tarih, oyunun kuralları değiştiğinde değişir.
Bu nedenle İsrail’in Netanyahu sonrası geleceği hakkında konuşmadan önce sorulması gereken soru şudur:
Sorun Netanyahu mu, yoksa Netanyahu İsrail’i yöneten modelin sonuçlarından yalnızca biri mi?
Eğer sorun yalnızca Netanyahu ise, seçimler sorunu çözebilir.
Ama Netanyahu daha derin bir sürecin sonucuyorsa, seçimler yalnızca sorunun başlangıcı olacaktır.
Asıl soru şudur:
İsrail çatışmayı yönetmekten onu sona erdirmeye geçebilir mi?
Kontrol yoluyla güvenlikten, uzlaşma yoluyla güvenliğe geçebilir mi?
İşgali kalıcı bir gerçeklik olarak görmekten, uygulanabilir bir siyasi çözüme geçebilir mi?
Gücü tek dil olarak görmekten, gücü yeni bir bölgesel ve siyasi düzenin parçası haline getirebilir mi?
Ve Filistinlilerle ilişkisini, onların kendi kaderini tayin hakkını yönetmek veya ertelemek yerine, bu hakkın tanınması temelinde yeniden kurabilir mi?
İsrail değişebilir.
Ancak gerçek değişim Netanyahu değiştiğinde başlamayacaktır.
Gerçek değişim, Netanyahu’yu üreten modelin kendisi sorgulanmaya başladığında başlayacaktır.
Ve ancak o zaman “Netanyahu sonrası İsrail” tartışmasından daha derin olan şu tarihsel soruya geçebiliriz:
İsrail, kendi kimliğini ve kendisini tanımlayan modeli yeniden düşünmeden gerçekten değişebilir mi?








