Cumhurbaşkanımız Türkeş'i Anlamalıdır...

Başbuğ Türkeş Anlaşılmalıdır... Türkiye'nin çıkmazlarını sıralamaya gerek yok. Ülkemizde % 52 oy alan sevilen ve arkasında durulan bir Cumhurbaşkanımız var. Ülkeyi sevdiğinden, Milletine düşkünlüğünden, Mücadelesinden kimsenin zerre-i miskal kuşkusu yoktur...

Cumhurbaşkanımız Türkeş'i Anlamalıdır...

Başbuğ Türkeş Anlaşılmalıdır... Türkiye'nin çıkmazlarını sıralamaya gerek yok. Ülkemizde % 52 oy alan sevilen ve arkasında durulan bir Cumhurbaşkanımız var. Ülkeyi sevdiğinden, Milletine düşkünlüğünden, Mücadelesinden kimsenin zerre-i miskal kuşkusu yoktur...

Cumhurbaşkanımız Türkeş'i Anlamalıdır...
Editor: admin
17 Mayıs 2020 - 02:45

Bir gerçeklik var ki ortada, tüm enerji- eforunu ya anamuhalefet partilerine ya da ABD ve AB devlet başkanlarına eyyyy- vayyy diye harcıyor.
Eleştirilere kapalı bir yanının olduğu ise, bütün toplum tarafından bilindiğinin farkında da değil sanırım.
 
Kendisinin Dünya'ya meydan okuyarak, yıllarca Dünya Milletlerinin sömürülmesine vesile olan ülkelere  "Dünya beşten büyüktür" çıkışını, başta sömürülen ülkeler olmakla beraber, ülkemiz insanının ayırımsız tamamının sevgisini, takdirini, kazandığı bir gerçeği de mevcuttur.
 
İç siyasette Alparslan TÜRKEŞ'in yetiştirdiği talebelerin lideri Devlet Bahçeli ile koalisyon desteği yapması ise, bir nebze olsun Ülkemizin çıkarları doğrultusunda olduğunu göstermektedir.
 
Cumhurbaşkanımızın hatipliği, genel kültürü, şiir sevgisi, milletine düşkünlüğü, bir olma ile gelecek diriliğin farkındalığı da bilinmekte ve takdir edilmektedir.
Fakat Milliyetçilik anlayışı, Türklüğün esasları, 9 Işık doktrini ilkelerini Yazarak Türk milliyetçilerine yeni bir ruh aşılayan Alparslan TÜRKEŞ'in fikirleri ise, hala anlaşılmamıştır.
 
- Bu noktadan sonra, özellikle an ititbarı ile bazı Sıkıntılarımız olan konulardaki gözlemlerimi ve bazı bilgilerimi aktarmak istiyorum... Belki, milletimiz adına da Acil çözümlere vesile olacaktır...
 
"Her Şey Türk İçin, Türk'e Göre Türk Tarafından"  denmediği için, maalesef bu millet Açlık-Yokluk- Sefalet içinde yaşamaya devam etmektedir.
Ne diğer ülkelerle Silah yarışına girişimiz, Ne başka ülkelerden aldığımız Füze'lerimiz ne de kendi geliştirdiğimiz İha-Siha ve elektrikli araçlar, bu milletin huzurunu refahını sağlamamaktadır.
 
Savaş makinalarının, savunmaya harcanan paraların sürekli savaşı sürdüreceği gibi, Yapılan elektrikli aracımız sokağa çıkmadan uçan araçların ortaya çıkacağını neden görmüyor ve düşünmüyoruz.
Elbette uçak sanayiinde ilerlemeliyiz.
Elbette teknolojide hamleler atmalıyız.
Elbette orduların en iyisini-güçlüsünü kurmalıyız.
Bunları yaparken Atalarımızın dediği gibi, ''Milleti yaşatmadan devlet ayakta kalmaz'' nasihatını unutmamalıyız.
 
"Milleti yaşat ki devlet yaşasın" diyen bir ecdadın son nesilleri olarak biz yaşamadık, yaşatılmadık.
Buna; sayın Cumhurbaşkanımız siz de dahilsiniz.
 
Sarayda oturmanız, Ülkemizde Cumhurbaşkanı olmanız, Çocuklarınızın kaliteli okullarda okuması, bu aziz milletin iyi ve refah içinde yaşadığı anlamı taşımamaktadır.
İşte bu nedenle, Türkeş'i anlamak Malazgirt fatihi Alparslan'ı anlamaktır, Yavuz Sultan Selimi anlamaktır, Fatih Sultan Mehmet Han'ı  anlamaktır. 
Gazi Mustafa Kemal'i anlamaktır.
 
Onlar bu coğrafyayı Yurt edinirken, bu bölgeyi tesadüfen yerleşim yeri olarak kabul etmemişlerdir. Bu bölgeye tesadüfen de gelmemişlerdir.
 
Parçalanan Osmanlı coğrafyasında mevcut topraklar üzerinde kurduğumuz Cumhurriyet de tesadüfen kurulmuş bir ülke değildir.
 
Dünyanın göz bebeği olarak bilinen yaşadığımız bu coğrafyada bu Asil Milletin yokluk ve sefafalet içinde yaşamasına artık bir son verilmelidir.
Napolyon'un "dünyayı feth etsem, başkentini İstanbul yaparım" sözü boşa söylenen bir söz olabilir mi?
 
Bin yıl Bizansa başkent olan Türkiye, özellikle İstanbul'un Fatih Sultan Mehmet Han tarafından alınması bir devrin yıkılması bir çağn açılması ile ifade edilirken, Yaradan Yüce Allah'ın son elçisi Hz. Muhammed (s.a.v) Peygamberimizin İstanbul'un alınması ile ilgili söylemlerinin önemini sadece Turizm kenti İstanbul olarak düşünmemiz ile ifade edilebilecek bir durum olamaz.
 
Biz bu gafletten derhal uyanmalıyız, Türk Milleti titreyip kendine gelmelidir ve Aslımıza artık (rücu) etmeliyiz.
 
Yaşadığımız bu coğrafyanın kıymetini bilmeliyiz.
Yıllarca bu coğrafyada Kan veren, Can veren şehitlerimizin ruhlarını rahatlatmalıyız.
Gazilerimizin mücadelesini anlamalıyız.
Öyle bir coğrafya ki, bu toprakların kıymetini anlamayacak kadar gaflet içinde yaşamaktayız.
 
Yöneticilerimiz uyuyor, İdarecilerimiz işin ehli değil.
Milletimiz aziz olmaktan çıkmış, Ekonomik kaygılarla mücadele içinde savrulup gidiyor. Neredeyse bankalara borcu olmayan insan kalmamış. İcra dosyaları gün geçtikçe kabarmakta. Milletin asgari ücretli kesimi elektrik, su ve doğal gazını ödeyemeyecek durumda.
Tüm bunlar yetmiyormuş gibi küresel oyunlarla Topraklarımızın yer altı kaynakları kullanılamıyor, yabancılara mülk satışları hızla artıyor, Yer üstü zenginliğimiz görsel olarak erezyona uğramakta. En önemlisi ise, Türk milletinin genetiği ile oynanılmış.
 
Bu coğrafyada konuşulan Türk-Kürt, Alevi- Sünni, Çekez- Gürcü kardeştir. Bu ülkeyi birlikte kurduk sözleri artık karın doyurmamakta. Bu söylemler artık masallaşıyor.
Bu coğrafyada yaşayan Türk'ün de, Kürd'ün de hülasa her ne korsanız adını siz koyun  bu coğrafyada yaşayanlarımızın hiç biri aslı ile kıyaslanamayacak kadar dejenere olmuş, genetiği değiştirilmiştir.
 
Öncelikle biz, Türkiye Cumhuriyeti olarak adlandırdığımız ismimize bakıp Türk'müyüz diye kendimizi sorgulayıp aslımızın geldiği coğrafyaya baktığımızda bunu daha iyi anlıyoruz. Asya'da yaşayan soydaşlarımızla kendimizi, Dilimizi, Töremizi, Kültürümüzü kıyaslarsak bunu daha rahat görebiliriz.
 
Bu coğrafyada yaşayan bizler Ülke olarak mazluma umut görülürken, aslında ne kadar mazlum olduğumuzun farkında değiliz. Ezilen milletlere ışık olduğumuzu söyleyerek açlıkla imtahan edilen, yıllarca sömürülmüş  ülkelere yaptığımız yardımlarla övünürken, Milletimizin fakru-zaruret içinde yaşadığının farkında dahi değiliz.
Yedi bölge, yedi iklim ülkemiz dünyanın tahıl ambarı olarak bilinirken, biz hala "Su akar Türk Bakar" söylemine eş değer yaşamaktayız.
 
Dünyayı saran bu Covit 19 Corona Virüs döneminde Devletin "Biz bize yeteriz" kampanyası ile yoklukla mücadele edenlere birikim için verdiği hesaplarda biriktirilmiş  paraların ihtiyaç sahiplerine yardımlara dönüştüğünde aç gözlülüğümüz ortaya çıkıyor.
 
Altında lüks Jipi bulunanların -evi- arazisi olanların dahi 1000 TL yardım için müracaat ederek (Devletin malı Deniz, Yemiyen keriz) mantalitesini taşıyanların çokluğu karşısında şaşkınız. Açlıktan kıvrım-kıvrım kıvranan, kan kusan, fakat Kızılcık şerbeti içtim diyen, soylu ve asil bir duruş sergileyen önemli  bir kesimin ise devlet ve millet olarak farkında olmadığımızı  görmekteyiz.
 
Askıda fatura, Askıda ekmek, Askıda, File, Askıda Simit projelerini ballandırarak Dünyayı yeniden keşf ettiklerini sanan, özellikle ülkeyi yöneten siyasilerin talihsiz bu açıklamaları (Ahilik) dönemini bizim yardımlaşma kültürümüzü hiç akıllarından geçirmezler mi?
 
Ecdadımızın sadaka taşı uygulamalarına hiç bir benzerlik göstermediklerini anlamazlar mı? "Komşusu açken tok gezen bizden değildir" diyen bir dinin mensuplarına bu uygulamalar yakışıyor mu?
 
Gelin hep birlikte yaşadığımız bu özel olan yedi bölge ve yedi farklı iklim olan Ülkemizde ne yaptığımıza bir göz atalım.
 
Ülkemizin patates ve soğan üretimindeki iktidarsız ve kontrolsüz yapısı nedeni ile 1.5 milyon ton soğan ve patatesin çürümeye mahkum oluşunu, bu süreci yönetemeyip soğan-patates borsacılarının  kilosonu 10 kuruştan alıp 5 liraya Halka satmaları acaba nasıl bir ticaret anlayışı ile bağdaştırılabilir. Bunu sorgulamadık. Bunun yerine devlet eli ile ucuz soğan patates satmaya kalktık.
Kaç gün sürdü bu belediye tanzim satışları?
Ülkemizde sadece Niğde ilimizin üretimi ile patates soğan probleminin yaşanmaması gerekirken, soğan ve patates ithal etmemizin mantığını nasıl izah edebiliriz.
 
Planlı bir ticaret ile ihraç etmemiz gereken patates ve soğanın ülkemizde karaborsaya çıkmasında hangi koltukta oturanların sorumluluğu vardır. Bunlara gereken yapıldı mı?
 
Peki Antep fıstığı dediğimizde, Antep fıstığının iki anavatanı aklımıza gelir. Birisi; Anadolu ,diğeri ise Kafkasya, İran ve Türkmenistan’ın yüksek kısımlarını içine alan Yakın Doğu'dur.
 
Ülkemizde biz üretim olarak başta Avrupayı doyurduğumuz bu adı Antep fıstığı olan bu ürünü, Siirt ve Antep bölgelerimizde hatrı sayılır ölçüde çiftçilerimiz yetiştirmektedir.
 
Acaba bu fıstık üretimini ihracata gönderirken, bu özel fıstığın kilosunu 100 - 120 TL  gibi rakamlarla iç piyasada halkımızın tüketememesinin nedenini, halkın alım gücünün olamayışına bağlamak mantıklı bir açıklama mıdır?
Bir çok Aile'ye bu ürünün giremediğini ifade eder de, ilgililere bu ürünün genç neslimizin beslenme adına mutlaka tüketmesi gerekir dersek, acaba nasıl bir cevap alırız.
 
Bu fıstığın kilosunu iç piyasada yüz liradan 25 Türk lirasına indirecek politikalar üretin dersek saflık mı yapmış oluruz. Anavatanı Orta Asya, Batı Çin ve İran-Kafkasya olan Kayısı için konuşmak gerekir ise, şu an Dünyanın % 75'ini Malatya ilimizin ürettiğini bildiğimiz halde kayısı üreticilerinin durumu hakkında yetkililerin düşüncesi nedir?
 
Dünya Kayısı başkenti olan Bu Doğu Anadolu ilimizdeki Malatya'da üretici mevsiminde Hal denen Komisyoncu Merkezine kendisinin getirdiği kayısının kilosunu 40 kuruştan satarken Türk toplumunun 5-10 liradan kilosunu tüketmesi acaba nasıl izah edilebilir?
 
İhracat payının yüksek olması bize bir artı olarak dönmesi gerekirken, kayısının iç piyasada 5-10 TL gibi rakamlarla manav tezgahlarında yerini alıyorsa eğer biz bu işte kazançlımıyız? Yoksa; Ürettiğimizi tüketecek alım gücümüzün olmayışını mı konuşmak gerek? Peki bunun suçunu üreticiye yükleyemiyeceğimize göre, o halde suçlusu kimdir, kimlerdir?
 
Bunları sıralamaya kalkarsak Anavatanı Güneybatı Asya olan Nar ülkemizde Avrupa'ya ihraç edilirken, Ülkemizin bir çok kesimine bu özel besin değeri olan meyvenin fiyatlandırma hatalarından dolayı tüketilememesinin verdiği zarar hiç mi fark edilmez? Peki insanlarımızın beslenememekten kaynaklı hastalıkları para ile telafi edilebilir mi?
 
Yine, Anavatanı orta Asya olan Türk'lerin vaz geçmediği 'Sarımsak' Kastamonu, Tokat, Amasya gibi illerimizde gerekli tarım desteği verildiğinde iki Türkiye'yi doyuracak kadar yetiştirilebilecek bir sebze iken, biz hala kilosunu 80 Türk lirasından tükettmekteyiz. Hatta yetmediği gerekçe gösterilerek sarımsak ithal etmemizin doğruluğunu kim, hangi mantıkla ifade edebilir?
 
Akdeniz bölgemizin Antalya, Adana, Mersin gibi illerimizin ürettiği Gazipaşa, Alanya, Anamur Muzu dururken kalitesi ve besin değeri düşük olan, ithal Muz ile market  meyve reyonlarımızı süslememiz nasıl bir tarım politikasıdır?
 
Her şeyi bir kenara bırakalım. Merkezi Anadolu olan 'Buğday' kültürü ile yoğrulan biz Türkler, Buğday ithalatı yaparken hiç utanmıyor muyoruz? Bu nasıl bir tarım politikasıdır, anlayan, bilen lütfen açıklasın öğrenelim.
 
Peki; (Greşka) diye adlandırılan Kara Buğday ile Ukrayna Dünya'ya pazar açarken biz buğday anbarı ülkemizde yanlış politikalarımız yüzünden, siyasilerimizin ekmek fiyatları ile kavgası komedyenlerimize konu olacak türden değil midir?
 
Bunları tarım ürünlerinin tamamında sıralayabiliriz. Adana Portakalından tutun da Diyarbakırımızın Karpuzu, Edirne'nin Ayçiceği tarlaları, Çeltik alanlarını, Ordu ve Giresun'un Fındık üretimi, Rize'nin Çay filizi bahçelerini, Ege'de Zeytini, Erzurum, Erzincan, Kars, Bitlisin Balını saymakla bitiremiyeceğimiz gibi bölgelerimizin kalteli dekoltesi yüksek ürünlerini bu ülkenin insanı istediği gibi neden tüketememektedir?
Dolayısı ile beslenemeyen toplumumuz sağlıksız yetişmekte en küçük enfeksiyonla hastahanelere de koşmaktadır...
 
Devasa Şehir Hastahaneleri gurur kaynağımız sayılmal ve elbette çok iyidir. Bunların olması hastalarımız için elbette bir şanstır. Fakat iyi beslenenmiş olan sağlam bünye ile övünmek daha akılcı değil midir?
 
"Sağlam kafanın sağlam vücutta" olduğunu söyleyen Ata'larımızın ABD ve AB kaynaklı besinlerle Obezite olan bir toplumu hayal etmemişlerdi herhalde.
Kısacası eğer anavatan olarak yurt edindiğimiz bu coğrafyada sadece tarıma vereceğimiz gerçek değerle bi dahi ayağa kalkacağımız gerçeği vardır.
 
Bunun için Alparslan Türkeş'in yetiştirdiği kadrolarda ise bu beceriyi gösterecek yetişmiş, düşünen başlarımız hala heyecanlı ve arzulu olarak göreve hazır beklemektedir.
 
Milli bir politika ile tarıma eğilme konusunda mevcut hükümet karar verirse, tıpkı Avrasya Asam Kenevir Enstitüsü Başkanı  Dr. Erdem Ulaş'ın kenevir ekiminin ülkemizde düzenli ve kontrollü ekimi ile ekonomide şaha kalkacağımızın sunduğu raporları gibi... Bir çok düşünen başımızın Alparslan Türkeş tedrisatından geçmiş, milli duruş sergileyecek kadrolar boş boş oturmakta görev beklemektedir.
 
Ehliyetsiz, Liyakatsız bir şekilde maun masalarda aybaşını bekleyip devletin vereceği aylığa göz dikenler gibi değil, Bedelsiz ürettiği projeleri hayata geçiremediğinden kahrolan bireylerin varlığı artık fark edilmelidir.
 
Talep edildiğinde, bu kadrolar toplum tarafından hükümet ortağı olarak bilinen MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin sanıyorum ajandasında mevcuttur. Artık Ülke kalkınmalı ve Ayağa kalkmalıdır.
 
Makarna, Kömür yardımından kurtulmalı, kişi başı milli gelir makul ve mantıklı bir hal almalıdır.
 
Tarım ve Ticaret politikaları uzmanı olmayan bir birey olarak, bunları toplumun her bir bireyinin gördüğü kadar görüyor, Devletimizi yöneten hükümetimizin Tarım Politikası başta olmak üzere, Ticaret ve benzeri  konuları ele alacak bir düşünen ''Baş Kurul''u oluşturmasında gecikmemelidir, Kanaatini taşımaktayım.
 
Corona Covit 19 Virüsü oluştuktan sonra kurulan Bilim Kurulu örnek alınmalı her alanda düşünen başlar oluşturulmalıdır.
 
Ey demeyle, vay demeyle, Aldatılıp kandırılmayla ülke yönetilmemeli.
Kandırılmayacak, Aldatılmayacak ekiplerin oluşturulması, Asla ülkesine ihanet etmeyecek ve korkmayacak yapıda genlerini koruyan insanlarımızın varlığı, hem devlet hem de hükümet tarafından biliniyordur.
 
Şayet bilinmiyorsa; adres Ülkücü, Solcu fark etmez bu ülkeye sevdalı Vatan, Bayrak, Millet dendiğinde tüyleri kabaran ve kan ağlayanlardır. Yoklukta- Yoksullukta- Haksızlıkta-Tahammül sınırlarımızın sonuna geldik. Sonuç olarak Geçinemiyoruz...
 
Gerçekleri rahat ifade etmeyi "Haksızlığa karşı susan dilsiz şeytandır" hadisini sıklıkla ifade eden AK Parti Hükümet Başkanının verdiği cesaretle diyorum ki; Artık yeter. Gerçekten Artık yeter!
Bu millet böyle muameleyi hak etmiyor... Bu millet, maddi-manevi daha güzel değerleri hak ediyor artık!..
"Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır" hadisine son derece önem verdiğim için bu konulardaki realiteleri ifade ediyorum ve Kanaatim de budur.
''Dilsiz Şeytan'' olmayı ömrüm boyunca asla istemedim ve istemem de...
Hoşça kalınız...
 
Haber-Yorum: İbrahim Erdem Karabulut
 

Bu haber 1176 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum